.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Netanyahu’nun mu, İsrail’in mi kader günü?

Okuma Süresi: 3 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Netanyahu’nun mu, İsrail’in mi kader günü?
Netanyahu’nun mu, İsrail’in mi kader günü?
Paylaş:
İsrail, 27 Ekim’de sandık başına gidecek. Dört hafta sonra yapılacak seçim, yalnızca Benjamin Netanyahu’nun siyasi geleceğini belirleyecek bir seçim değil. İsrail toplumu, belki de ilk kez bu kadar açık biçimde kendi geleceğiyle ilgili daha büyük bir soruyla karşı karşıya: İsrail nasıl bir ülke olmak istiyor?
Netanyahu açısından seçim elbette büyük önem taşıyor. Son kamuoyu araştırmaları yarışın oldukça başa baş olduğunu gösteriyor. Bazı anketlerde Netanyahu’nun partisi Likud gerilerken siyasi bloklar arasındaki sandalye dağılımı, hükümet kurmayı zorlaştırabilecek bir tablo ortaya koyuyor. Fakat İsrail’in parçalı siyasi sistemi nedeniyle bugün hiçbir anket, Netanyahu’nun kesin kazanacağını ya da kaybedeceğini söylemeye yetmiyor.
Netanyahu’nun seçim kampanyasında değişmeyen temel unsur ise güvenlik. 7 Ekim 2023 saldırısının yarattığı travma, İran tehdidi ve İsrail’in çevresindeki güvenlik sorunları, onun siyasi söyleminin merkezinde bulunuyor. Netanyahu kendisini, İsrail’in varlığını ve güvenliğini koruyabilecek güçlü lider olarak sunuyor.
Fakat burada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkıyor: İsrail’in güvenliğini koruyacağını söyleyen bir lider, 7 Ekim’de yaşanan büyük güvenlik başarısızlığının siyasi sorumluluğundan ne ölçüde kaçabilir?
İsrail seçmeni sandığa giderken yalnızca savaşın nasıl sürdürüleceğine değil, bu soruya da cevap verecek. Fakat İsrail’in bugün yaşadığı asıl mesele Netanyahu’dan daha büyük.

Bir mağduriyetin paradoksu
İsrail toplumunun tarihî hafızasında Holokost vardır. Avrupa Yahudilerinin sistematik biçimde yok edilmesi, yalnızca bir tarih olayı değil, İsrail devletinin güvenlik anlayışının da temel taşlarından biridir.
“Bir daha asla!” sözü bu hafızanın özüdür. Fakat bugün İsrail, Gazze’de yürüttüğü savaş nedeniyle uluslararası alanda ağır suçlamalarla karşı karşıya. İsrail hükümeti soykırım suçlamasını reddediyor. Buna karşılık Gazze’deki sivil kayıplar, yıkım ve savaşın yürütülme biçimi, uluslararası toplumda çok ciddi eleştirilere ve hukuki tartışmalara yol açıyor.
İşte insanı düşündüren tarihî paradoks burada başlıyor: Holokost mağduru bir toplum, nasıl olur da bugün kendisini başka bir halkın uğradığı büyük yıkım nedeniyle soykırım suçlamasının içinde bulur?
Bu sorunun cevabı, Yahudi halkının Holokost’taki mağduriyetini inkâr etmek değildir. Tam tersine, Holokost’un anlamını daha evrensel düşünmektir. Çünkü “Bir daha asla!” sözü yalnızca Yahudiler için söylenirse tarihin evrensel dersine dönüşemez.
Bir insanın veya toplumun kendi acısını hatırlaması doğaldır. Fakat tarihî acı, başka insanların acısını görmeme hakkı vermez. Mağduriyet, tarihten devralınmış ahlaki bir ayrıcalık değildir. Belki de İsrail toplumunun bugün karşı karşıya olduğu en zor soru budur: Kendi tarihinin kurbanı olduğunu hatırlayan bir toplum, başkasının kurban oluşuna ne kadar duyarlı olabiliyor? Bu soru yalnızca İsrail’e değil, insanlığın tamamına yöneltilmiş bir sorudur.

Netanyahu’dan daha büyük bir mesele
İsrail’in dünya kamuoyundaki görüntüsü de bu savaşla birlikte değişiyor. Pew Research Center’ın 2026 araştırmasında, 36 ülkede İsrail hakkında olumsuz görüşlerin çoğunlukta olduğu görüldü. Netanyahu’ya duyulan güven konusunda da benzer biçimde olumsuz bir tablo ortaya çıktı.
Bu değişimin tamamını Netanyahu’ya bağlamak mümkün değil. Netanyahu gitse bile Gazze, Filistin meselesi, yerleşimler, İsrail’in güvenlik politikaları ve bölgedeki çatışmalar ortadan kalkmayacak. Dolayısıyla İsrail’in gelecekteki imajını belirleyecek olan, yalnızca Netanyahu’nun siyasi geleceği olmayacak.
İsrail dünyaya kendisini yalnızca sürekli tehdit altında bulunan ve güvenliğini askerî güçle sağlayan bir devlet olarak mı anlatacak? Yoksa güvenliğinin yanında barışı, Filistinlilerin siyasi haklarını ve bölgesel uzlaşmayı da kendi geleceğinin parçası olarak mı görecek? İşte asıl değişim burada başlayabilir.

Orta Doğu’ya gerçekten barış gelir mi?
Savaşın sona ermesi mümkündür. Fakat savaşın sona ermesi ile barışın başlaması aynı şey değildir.
Orta Doğu’da kalıcı barış için İsrail’in güvenliği ile Filistinlilerin haklarının birbirinin alternatifi olmadığı kabul edilmelidir. Biri olmadan diğerinin kalıcı olamayacağı anlaşılmadıkça, bugün biten savaşın yerini yarının savaşı alabilir. Bu nedenle 27 Ekim seçimlerine yalnızca “Netanyahu kazanacak mı?” sorusuyla bakmak eksik olur.  Belki de seçim günü Netanyahu’nun kader günüdür. Ama bundan daha önemlisi, İsrail toplumunun kendi kaderini nasıl tanımlayacağıdır.
Çünkü sandıkta yalnızca bir başbakan seçilmeyecek. İsrailliler aynı zamanda şu soruya cevap verecek: Korkunun ve sürekli savaşın şekillendirdiği bir İsrail mi, yoksa güvenliğini korurken barışın da mümkün olduğuna inanan bir İsrail mi? Belki de 27 Ekim’in asıl tarihî anlamı burada yatıyor. Netanyahu değişebilir. Hükümet değişebilir. Ama İsrail’in dünyadaki yeri ve bölgedeki geleceği, ancak İsrail toplumu kendi tarihine hangi gözle bakacağına karar verdiğinde değişecektir.